9 Haziran 2015 Salı

Amelia'nın Sırları

Aylardan Mart taklidi yapan bir Haziran, çoğu kitap sever için deli gibi okuma sezonunun açılışına yetiştim diye umuyorum, ama benim suçum değil ki bu kadar zamandır yazamıyor olmak, üniversite denen kurum suçlu hep bunlardan (yazar burada vicdanını hafifletiyor). Ama gerçekten, final zamanları kendimizi unuturcasına kitaplara gömülmeyi hangimiz istiyoruz ? Şahsen benim istediğim bir hevesle aldığım ve boynu bükük şekilde okunmayı bekleyen güzelim romanlara gömülmekti. İstek aynı ama kitap türleri farklıydı anlayacağınız.


Gelelim asıl konumuza, kendi kişisel okuma sezonumun açılışını öyle bir kitapla yaptım ki bu kadar olur dedirtti.. 





Bir bakalım arka kapağında neler yazıyormuş,


***

Kate Baron, on beş yaşındaki kızı Amelia 'yla Brooklyn 'de sakin bir hayat yaşıyordu. Ta ki Grace Hall Lisesi 'nin bahçesinde onun cansız bedeniyle karşılaşana dek. Polis ''intihar'' diyor. Amelia başarılı bir öğrenci. Harika bir sporcu. Edebiyat tutkunu. Geleceğe umutla bakan bir genç kız. Kendini öldürmüş olabilir mi ? 

Kate, kızının ardında bıraktığı sırların peşine düşüyor...
Amelia 'nın sırları birer birer aydınlanıyor...

***

Öncelikle kitabın DK basımı olması beni hiç memnun etmedi. Sayfa sayısı fazla olmasına rağmen -452- benim gibi kalın kitaplardan hoşlanan okurları hayal kırıklığına uğratır biçimde, hatta biraz dalga geçercesine incecik bir kitap. O yüzden henüz okumayanlar için söylüyorum ki, görünüşüne aldanmayın, aslında dolu dolu bir kitap Amelia 'nın Sırları.

Kitabın arka kapağında ve internet ortamında da görüleceği gibi, Kayıp Kız ve Gossip Girl çakması gibi lanse edilmeye çalışılsa da aslında pek de ortak yönlerinin bulunmadığını belirtmek isterim. Tabii ki Kayıp Kız apayrı güzellikte bir roman ve Gossip Girl ise bir zamanların efsane kitap ve kitap uyarlaması dizilerinden, ancak bu noktada söylemeliyim ki üçünün de olay örgüsü, karakter yapıları ve okuyucuda bıraktığı his çok farklı, zira ne Amelia ne de diğer yan karakterler alışık olduğumuz karakterler değil. İtiraf ediyorum arka kapakta Kayıp Kız 'ın ismini görmem bile kitabı almama yetti, çoğu okur da benim gibi düşünmüştür, ama Amelia 'nın Sırları kesinlikle bir kitabın referansına ya da bir yazarın önerisine ihtiyaç duymayacak kadar sağlam bir roman ve unutulmayacak bir kitap.

**

Kitabın başlarında Amelia 'nın annesi Kate sorumsuz ve işi başından aşkın bir avukatı bütün iticiliğiyle temsil ediyor. Amelia, kendisinden asla beklenmeyen şekilde okulda sorun çıkarıyor, kendisi bir kitap tutkunu, harika bir sporcu ve şeref dereceli bir öğrenci bu sebepten suçlandığı şey de onun karakteriyle hiç örtüşmüyor. Kate okula gitmek için yola çıktığında karşılaşacaklarından tamamen habersiz, ta ki okul bahçesine varıp o hazin manzarayı görene dek. Daha sonra Kate 'e duyulan antipati yerini bitmeyen bir acımaya ve hüzne bırakıyor. 

Polisler okul bahçesini sarmış durumda, herkeste bir telaş hakim ve gözlerinden Kate 'i kınayan bakışları okunabiliyor. Kötü, sorumsuz anne, nasıl bu kadar kör olabildin diyor gibiler. Yerde yatan üstü örtülmüş kızın, kendi kızı olabileceğine ihtimal veremiyor Kate, onun tanıdığı Amelia asla intihar edecek bir karaktere sahip değil çünkü. Olayın sürekli üstünü örtmeye çalışan bir dedektifle baş etmeye çalışırken Kate, kendi kızının akıl almaz sırlarının ve olayın olduğu gün kızının atladığı iddia edilen okul çatısında neler yaşandığının peşine düşüyor. Lise hayatı, kız çeteleri, esrarengiz fısıltı gazeteleri,  zorbalıklar, kişilik ve kimlik bunalımları, sürüye kendini kabul ettirme içgüdüleri gibi kavramları unutmuş olan ve kızının giydiği çizmelerin rengini dahi bilmeyen bir anne bir çok şeyle aynı anda mücadele etmeye çalışıyor. Amelia intihar mı etti, yoksa çok daha kötü bir şeye kurban mı gitti ?

Herkese kendi lise hayatını, ergenlik zamanlarının duygusal iniş çıkışlarını ve aslında kişilik sahibi olmanın ne demek olduğunu yeniden düşündüren bir roman Amelia 'nın Sırları. Bir kez daha anladım ki avukat bir yazarın kötü bir roman yazma ihtimali oldukça düşük, Jodi Picoult 'un ardından Kimberly McCreight da bunu bir kez daha kanıtladı. Umarım okuduktan sonra siz de benim gibi keyif alırsınız. Bir başucu romanı olduğunu iddia etmek çok abartılı olur ancak kesinlikle tek bir sayfasında dahi sıkılmadığım ve sonunda da yine büyük bir şok yaşadığım bir romandı.

Dip not: Okurken Kayıp Kız 'ı aklınızdan çıkarın, verdiği tat hemen hemen aynı olsa da karakter özdeşleştirmesi kesinlikle yapmayın, bu da böyle bir tavsiyemdir.


Okuduğum sırada kendimi sürekli bunu dinlerken buldum bu arada, belki siz de dinlemek istersiniz. Şimdiden keyifli okumalar ! :)



Wanderhouse - Lights 


24 Kasım 2014 Pazartesi

Neler var bu ara ? (2)




 Bilmiyorum siz de benimle aynı fikirde misiniz ama benim için sonbahar demek yanına kahveni alıp, battaniyeyle bütünleşip kitaplara gömülmek demek. Yaprakların hoş görüntüsü ve hafif melankolik havasıyla beraber sizler için alternatif bir okunacaklar listesi hazırladım yine, hepsi tam da sonbahar tadında.Bazılarını ben de okumadım, benim için de güzel bir okuma listesi olabilir açıkçası.Göz atmaya başlayalım o zaman..









 Öncelikle yolunuz D&R'a düşerse bu naif kitabı elinize alıp güzel dokusuna bakmanızı öneriyorum.Benim için kitabın içi kadar dışı da çok önemlidir,kendimi özel hissettirsin isterim.Viyana Valsi de bu yönden beklentilerimi karşılayacak bir kitap gibi duruyor.Kaliteli basımıyla birlikte hikayesi de çok güzel, çünkü tüm zamanların en önemli müzisyen ve dahilerinden Mozart'ın, zamanının genç ve güzel İngiliz Sopranosu Anna Storace ile yaşadığı yasak aşkın büyülü öyküsü sunuluyor. Şahsen listemdeki bir numaraya yerleşti, okumak için sabırsızlanıyorum.Halen öyle mi bilemiyorum ama  D&R'a giderseniz eğer bir bakın derim, indirimli kitaplar arasındaydı bu şahane roman.







  Bir diğer merak ettiğim kitap ise iki yazarlı bir ortak yapım olan Rüya. Daha elime almadan ilgi çekici olduğunu haykıran bir kitap Rüya, basit tasarımıyla resmen okumaya davet ediyor insanı. Konusu da bir o kadar ilginç aslında.Rüyalarında birbirlerinin hayatlarını sürdüren, bir nevi değiş tokuş yapan iki kız arkadaş düşünün. İlginç değil mi ? Kesinlikle öyle. Sayfalar ilerledikçe hikaye daha da karmaşıklaşacak gibi duruyor, bize de alıp okumak kalıyor.





  Her ne kadar başlayıp bitiremesem de, bu durum kitabın güzelliğine gölge düşürmüyor elbette.Modern bir metropol masalı olan Yeraltı Saatleri, günümüzde her kozmopolit şehrin yaşadığı hengamenin arasında yalnızlaşmış iki karakterin hayatına ışık tutarken, acaba şehir insanları olarak kendimiz ruhsal olarak ne durumdayız, sıkıntılarla başa çıkmaya çalışırken neleri gözardı ediyoruz gibi güncel soruları sorgulamamızı sağlıyor. Bence tam da sonbaharın dinginliğine ve hafif depresif havasına uyan bir hikaye, kaçırmayın derim.


Şimdilik bu kadar, incelememi istediğiniz her hangi bir kitap varsa eğer, biliyorsunuz önerilerinizi her zaman bekliyorum.
  

29 Ekim 2014 Çarşamba

La tête en Friche / My Afternoons with Margueritte ( Garip Dostluk )





Yönetmen: Jean Becker
Tür: Dram - Komedi
Oyuncular: Gérard Depardieu, Gisèle Casadesus


Bu filmi izledikten sonra yazmadan geçemedim, bana başta kötü gibi görünmüştü ama gerçekten sıcacık ve izlenmeye değer bir filmmiş.
Genelde fransız filmleri hep sonu olmadan biter ya bunun bir sonu var. Söz veriyorum.

Filmde geçen diyaloglar sizi sıcacık bir yolculuğa çıkaracak

Konusu: Germain orta yaşlarda bir adamdır okuldan ve annesinden destek görememiş ve kendi sözleriyle söylüyorum, bir şey bilmez, bulanık hayatında yuvarlanıp gitmektedir. Taaa kiii bir gün parkta yaşlı ve sevimli Margueritte'la tanışana kadar. Margueritte onu kendi dünyasına sürükleyip onu kitaplarla, kelimelerle, deyimlerle ve bir çoğuyla tanıştırana kadar kendisi de yaşadığı bu tekdüze hayattan habersizdir. Germain farkına varmadan bu yaşlı kadına hayran kalıp, kitaplardan, karışık cümlelerden korkmaya bir son verecektir. Parktaki güvercinler onların ailesi olacaktır.

Ben de bilgiye olan bu korkunun yok oluşunu, zevkten dört köşe bir biçimde izledim. Tabi bunun yanında sıcacık ve derin dostluğu da yakaladım.


"Aşk ile şefkat arasında, eşine az rastlanır bir cevher. Gidecek bir yeri yoktu. Ona bir çiçeğin adı verilmişti ve kelimelerin arasında yaşıyordu. İnsana saç baş yolduran sıfatlar, bazısı insanın aklına zorla giren, ot gibi büyüyen fiiller vardır. O ise nazikçe zihnimden yüreğime girdi. Aşk hikayelerinde yalnızca aşk yoktur. Bazılarında tek bir "Seni seviyorum" bile bulunmaz. Yine de birbirimizi seviyoruz."




Spoiler: Filmin son kısımlarında gerçekten göz yaşlarımı tutamadım özellikle Gemain'in annesiyle olan ilişkisinin bir sonuca bağlanıp aralarındaki buzlar erimeden beklenmedik bir şekilde ölmesi benim için son noktayı koydu ve göz yaşlarım o andan itibaren bazen mutluluk yaşlarına dönse de akmayı durduramadı. Baba olacağını öğrenişi de filmin geneline bakılıcak olursa çok tatlı bir dokunuştu. Bazı kısımlarda özellikle başlarda biraz sıkılmış olsam da film beni yavaş yavaş ele geçirdi. Filme umut dolu tatlı mı tatlı bir son yazmışlar, buna da çok sevindim çünkü kötü bitseydi "Hayııııııııır!! Holamaaaaaz!!" diye bağırıp çevreye verdiğim rahatsızlıktan dolayı özür de dilemeyecektim.





"Eşine az rastlanır bir cevher. Ona şans eseri bir parkta rastlamıştım. Fazla yer tutmuyordu, tüylü bir güvercin kadardı. Kelimelerin, isimlerin arasında kaybolmuştu. Bana, sayfaları gözlerimin önünde canlanan kitaplar verdi. Şimdi bekle, daha vakti gelmedi, bekle. Daha vakti gelmedi küçük çiçeğim. Bana kendinden bir şeyler daha kat. Bana yaşamından bir şeyler daha kat. Bekle. Aşk hikayelerinde yalnızca aşk yoktur. Bazılarında tek bir "Seni seviyorum" bile bulunmaz. Yine de birbirimizi seviyoruz."






27 Ekim 2014 Pazartesi

Sevsek mi sevmesek mi ? (Ardında Bıraktığın Kadın)

 Uzun zamandan sonra biraz da vicdan azabıyla başladığım bir yazımdan merhaba! Bu sene okul hiç bu kadar bunaltıcı ve yoğun olmamıştı ayrıca vizelerimin de başlamasına çok az kalması sebebiyle çok sevdiğim bloğumu birazcık ihmal etmiş olabilirim. Yazmanın en zevkli olduğu kısımla başlamak istedim, çünkü bu başlığı gerçekten çok seviyorum. Kitaplara daima iyi yönde eleştiri yapmaktan hoşlanmıyorum, bu yüzden objektif olmaya çalışarak yine sevsek mi sevmesek mi arada kalacağımız bir kitaptan daha bahsedeceğim. 




  


Öncelikle bu kitabı, Jojo Moyes'in Senden Önce Ben kitabına duyduğum aşırı sevgiye dayanarak aldığımı belirtmek istiyorum. Öyle bir kitaptan sonra haliyle beklentim yine üst seviyedeydi, ama ne yazık ki aradığımı bulamadım. Konusu ve karakterleriyle oldukça iddialı geliyor başta, özellikle arka kapak tanıtımı kesinlikle ilgi çekici kabul etmeliyim ki.


                                               Ardında bıraktığın kadını hatırlıyor musun?


''Genç ve güzel Sophie ; savaşa giden ressam kocası Edouard'ın yokluğunda ailesini ne pahasına olursa olsun korumaya kararlıdır. Ancak işlettikleri otel bir Alman komutan ile askerlerine hizmet vermek zorunda bırakıldığında huzurlu evleri, korku ve gerilimin yuvası haline gelir. Ve tehlikeli Alman komutan, Sophie'nin büyüleyici tablosuna tutkuyla bakmaya başladığında artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı anlaşılır...

Neredeyse bir yüz yıl sonra Sophie'nin göz alıcı tablosu Liv Halston'ın evinde asılı durmaktadır. Ölen kocasının hediyesi olan bu tablo, Liv için tüm anılarını gömdüğü bir hazine gibidir. Ancak şans eseri tablonun karanlık geçmişi gün yüzüne çıktığında Liv'in hayatı bir kez daha alt üst olmanın eşiğine gelir... ''

                                                           ---------------------------------               


Öncelikle kitaptan bolca İkinci Dünya Savaşı tasviri ve tarihi detay bekliyorsanız, beklentilerinizi çöpe atabilirsiniz. Kitabın başlangıcı oldukça sürükleyici ancak, bir süre sonra karakterlerin daha da derinlerine inmek ve yaşadıkları dramı ve acıyı daha derinden hissetmek istedim. Tablo'nun tasviri oldukça başarılıydı, bunu kabul etmeliyim zira gözümde canlanmayan tek bir ayrıntısı bile yoktu, okuyanlar varsa eğer ne demek istediğimi anlayacaklardır. Ancak, Sophie'nin esir tutulduğu sürece yaşadıklarını ve bana hissettirdiği duygusallığı ayrı tutarsak, tek başarılı tasvir buydu diyebilirim.Ayrıca, kitabın ana unsurlarından olan Sophie ile Alman komutan arasındaki ilişkinin ne boyutta işlenmesi gerektiğine bence yazar da karar verememiş gibiydi. Sophie kutsal bir kadın olarak mı lanse edilmeli yoksa her insan gibi aşkı uğruna yaptığı hatalar da olmalı mı ikilemine düşmüş gibiydi sanki. Ortada işlenebilecek bolca malzeme ve harika bir konu var ancak, geçmiş ile bugün arasındaki zaman geçişi ne yazık ki benim açımdan tatmin edici değildi, sonu baştan belli bir filmi izler gibi hissettim. Keşke Liv ve onun eşiyle arasındaki ilişki daha derinlemesine işlenseydi,  yazar ikisine de yer vermeye çalışmaktan ne tam olarak Sophie'nin hikayesine önem verebilmiş ne de Liv'inkine. Liv'in tabloya sadece eşinden kalan bir hatıra olarak bakmadığına tam olarak ikna olamadım, bu şekilde lanse edilmese de olurdu bence. Devam kitabı olarak işlenseydi daha başarılı olur muydu sorusu aklıma gelmiyor değil ne yazık ki, önceden de belirttiğim gibi sonradan alışsam da zamanlar arası geçişler hikayeyi sadece daha da karmaşık hale getirip, detayları bulanıklaştırmış. Tablo'nun etkileyici öyküsüne ve karakterlerin başarılı olma potansiyellerine yazık olmuş diyebilirim. Yine de geçmişe ve özellikle benim gibi savaş hikayelerine meraklı olanlar varsa okumasınlar demiyorum ama beklentiler çok da yüksek tutulmasın.


                                                             -------------------------------------

 Farkettim ki içinde mahkeme, dava ve muhteşem tablolar barındıran her kitap benim için çok ilgi çekici. Eğer sizin de kendinizde farkettiğiniz, olmazsa olmaz dediğiniz unsurlar ve beklentiler varsa benimle paylaşırsanız çoook mutlu olurum. Bu konuda ve diğer her konuda yorumlarınızı bekliyorum! :)







4 Ekim 2014 Cumartesi

Kurtlara Söyle Eve Döndüm







                                                Kitap Adı: Kurtlara Söyle Eve Döndüm
                                                Orijinal Adı: Tell The Wolves I'm Home
                                                Yayınevi: MARTI 
                                                Yazarı: Carol Rifka Brunt



Size sadece uzun gelebilecek, ama benim için asırlar kadar uzun zaman sonra yeni bir kitap incelemesiyle karşınızdayım. Neden bu kadar bekledi acaba diye merak edenler varsa eğer, sebebi kesinlikle ders yoğunluğum ya da az okumam değil. Kendimi bir türlü hazır hissedemedim bu kitabı yorumlamak için, o kadar derin ve anlatması zor bir kitapla karşılaştım ki ilk sayfasından itibaren kesinlikle yorumlamam gereken ama nasıl yapacağımı bilemediğim bir hikaye okuduğumun farkındaydım ve kara kara düşünmeye başladım. Bu kitap çok farklı, can yakan ve okuyanı derin düşüncelerle baş başa bırakan bir kitap. Bu hikaye sevginin, sıra dışı bir dostluğun ve kız kardeşlerin hikayesi...




                               ----------------------------------------------------------








Kitabın ana karakteri olan June Elbus, Orta Çağ ve onunla ilgili her şeye oldukça meraklı, eski tarz kıyafetlerden hoşlanan ve sürekli dayısının kendisine hediye ettiği eski moda çizmeleri giyen, garip bir şekilde okulun yakınındaki ormanda huzur bulan bir kız. Birlikte vakit geçirmekten en çok keyif aldığı kişi ise dayısı Finn ancak ona duyduğu hayranlık kimseye anlatamadığı kadar derin ve yoğun. Sorunlar da işte bu noktada başlıyor çünkü Finn AIDS hastası ve fazla vaktinin kalmadığını biliyor. Tek istediği birbirleriyle bir türlü geçinemeyen yeğenleri June ve onun ablası Greta'yı bir portrede resmetmek ve aralarında bir bağ kurmak. Acaba Finn'in önlenemez ölümünden sonra June hangi sorunlarla başa çıkmaya çalışacak ? Dayısının esrarengiz erkek arkadaşının sırrı ne ? Peki ya şu ünlü portreye ne olacak ? 


                               ------------------------------------------------

                                              

Öncelikle kitabın tuhaf bir şekilde güzel olan isminin nereden geldiğini açıklamam gerekiyor sanırım. Finn, çizdiği portrenin negatif alanında bir kurt kafası belirecek şekilde tamamlıyor portreyi ve bunu yalnızca June 'un fark edeceği bir sır olarak saklıyor. Portre o kadar güzel ve değerli ki kitabın ana ögesi denilebilir ve olaylar onun etrafında şekilleniyor. Finn 'in AIDS hastası olması kitabın vıcık vıcık bir dram olmasına neden olmamış, yazarın yumuşak anlatımıyla okurken bu kısımları hasarsız atlatıyorsunuz. Kitapta bir kızın dayısına aşık olması elbette ki okuyucu tarafından garipsenecektir ancak, bunun bildiğimiz türden bir aşk olmadığını belirtmem gerekiyor, ilerleyen sayfalarda bunun derin bir sevgi ve çok değer verdiği birini kaybedeceğini bilmiş olmanın getirdiği hayranlık ve bağlanma hissi olduğu anlaşılıyor. Anlatılan hikaye o kadar işliyor ki insana hiç bitmese keşke dedirtiyor. Toby 'nin Finn ile sevgili olması, başta June ve ailesinin aklına Finn 'in hastalığıyla ilgili tek bir ihtimal gelmesine sebep oluyor ancak olaylar geliştikçe durumun bu kadar basit olmadığını anlıyoruz.Okudukça Toby 'nin sevecenliğine, kendi aşkına ve June 'a sadece Finn 'in hatırı olmadan da sahip çıkışına hayran kaldım ve bir insan bu kadar fedakar olabilir mi dedim kendi kendime.Aşkın çok farklı tür ve biçimlerini içinde barındırıyor kitap, bu yüzden okurken çoğuz kez çelişkide bırakıyor insanı, ben olsam ne yapardım diye düşündürüyor. Hayatta hiçbir şeyin kesin bir cevabı olmadığı gibi yaşananlar da tek bir doğru veya tek bir yanlış algısına dayanmıyor, yazar özellikle bu kısmı çok başarılı bir şekilde irdelemiş. June 'un ormanda kurtların sesini duyması ve portrede  kurt detayının bulunması kitapta konu birliği ögesine tamamen uymuş bu da çok hoşuma gitti kesinlikle. Kitapta sanata dair çok fazla detay var, ilk sayfalarda akılda tutmak çok zor geliyor ancak ilerleyen kısımlarda her detaya ve mekana hakim olup 80' li yıllara yolculuk yapmak mümkün.


                                --------------------------------------------------



                                            (SPOILER İÇERİR!!!!!) 



 Kitaptan daha vurucu bir son bekledim aslında. O portredeki sonradan eklenen şeylerin hiç düzeltilmemesini bekliyordum mesela ya da Greta ile June 'un arasının yeniden iyi olmamasını bekledim ama bunların hiç biri olmasa da sadece Toby 'nin kurtulmasını ümit ettim. Ayrıca kitaptaki tek sinir bozucu karakterin Greta gibi lanse edilmesi de kesinlikle haksızlıktı. Ortada tek bir sorunlu karakter varsa bu da June ve Greta 'nın annesi yani Finn 'in ablası olan Danni karakteri bence. İnsan kendi öz kardeşinin hastalığına bu kadar kayıtsız kalıp nasıl sadece sebeplerle ilgilenebilir ve bu sınırlı zamanın kıymetini bilemez dedirtti bana yalnızca.



                      ------------------------------------------------



Uzun lafın kısası, başta ön yargıyla yaklaştığım, ancak okudukça daha önce neden fark edip de okumadım dediğim bu kitap, kalbinizde kocaman bir sızı bırakacak, sevginin sınırları ve aşkın türleriyle ilgili düşündürecek ve kocaman bir gözyaşının yanaklarınızdan süzülmesine sebep olacak.

Not: MARTI Yayınları son dönemin en başarılı kitaplarını yayınlıyor, eğer bu zamana kadar gözünüzden kaçtıysa dikkat çekmek isterim





Okurken dinlersiniz diye..